Reklamlar
Popüler Yeniler
Reklamlar
Reklamlar

Ortada ben Sultanım diye gezenleri de yerin dibine sokmuş

617 izlenme2019-02-23 05:36:44

Cumartesi akşamı saat 20 suları, telefonum çaldı.
Arayan “Zeynep Osman” dı.
Padişah Abdülhamid'in gelini, Hanedan'ın reisi ve sarayda dünyaya gelen son şehzade Osman Ertuğrul'un eşi, prenses Zeynep Osman.

“New York'tan şimdi geldim, Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.
Canının çok sıkkın olduğu ses tonundan belliydi.
“Ne zaman nereye isterseniz geleyim” dedim.
“Salı günü saat 16'da Pera Palas'ın çay salonu” dedi.
“Hay hay” dedim.

Prenses Zeynep Osman'la ilk kez 2004 yılında tanışmıştım.
O dönem atv haber'i yönetiyordum.
Osmanlı soyundan değerli arkadaşım Neslişah Evliyazade'den rica etmiştim, beni kırmayıp aracı olmuştu, rahmetli Osman Ertuğrul'u Türk televizyon tarihinde ilk ve son kez canlı yayına çıkarmıştım.
Osman Ertuğrul, Abdülhamid'in torunuydu, Abdülhamid yaşarken Yıldız Sarayı'nda dünyaya gelmişti,
Osmanoğullarının 34'üncü erkek üyesiydi, Hanedan'ın reisiydi, saltanat devam etseydi Dördüncü Osman veya Birinci Ertuğrul adıyla padişah tahtına oturacaktı.
10 yaşındayken sürgüne gönderilmiş, Viyana'da eğitim almış, babasıyla birlikte ABD'ye yerleşmiş, 70 yıl Türkiye'yi görememiş, 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuştu. Türkiye'ye gelir gelmez kendisini ekrana davet etmiştim, lütfedip kabul etmişti.
Osmanlı Hanedanı'nın reisi sıfatıyla, tarihte ilk kez kamuoyuna seslenecekti, ne diyeceği dünya çapında merak ediliyordu.
Saltanat devam etseydi Fatih Sultan Mehmet'in Kanuni Sultan Süleyman'ın tahtında oturacak olan Osman Ertuğrul, izlenme rekoru kıran canlı yayında kelimesi kelimesine şunları söylemişti:
“Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Atatürk, Türk halkı için muhteşem bir liderdi. Ailemiz için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı, Türk milleti kazandı. Mustafa Kemal olmasaydı, İstanbul olmazdı. Memleketi kurtarmanın tek şekli, Cumhuriyet'i kurmaktı. Ben dahil bütün Türkler, Mustafa Kemal Atatürk'e borçluyuz. Vatanı O kurtardı. Atatürk olmasaydı, Allah bilir ne olurdu. Padişahlık, monarşi, hilafet, bunların hepsi geride kalmıştır, gençlerimiz laikliğe ve vatanın bütünlüğüne sahip çıksınlar. Atatürk olmasaydı, hiçbirimiz olamazdık.”



Evet…
Osmanlı Hanedanı'nın reisi kelimesi kelimesine bunları söyledi.
Türk basını bu tarihi canlı yayını yok saydı.
Unutulsun diye bir daha asla haber yapılmadı.
Osmanlı'yla Atatürk'ü birbirine düşman göstermeye çalışanlar, Osmanlı Hanedanı reisinin bu muhteşem sözlerini sansürledi, kararttı.



Prenses Zeynep Osman'ı işte o gün tanımıştım.
Babası Afgan prensi Abdulfettah Tarzi, eşi Osmanlı Hanedanı'nın reisi Osman Ertuğrul'du.
Bu inanılmaz sıfatları tebessümle taşıyordu.
Zarafeti, tevazuyu gerçekten kelimelerle ifade edemem.



Ve işte 15 yıl sonra, yine öyle tarifsiz duygularla Pera Palas'ın mistik atmosfere sahip çay salonunda Zeynep Osman'ı bekliyordum…
İlham Gencer piyano çalıyordu.
Caz tınıları eşliğinde insanlar sohbet ediyordu.
Dakikalar geçmiyordu, ya da heyecanımdan bana öyle geliyordu.
Saat tam 16.00…
Zeynep Osman o her zamanki zarafetiyle, tam vaktinde içeri girdi.
Adeta zamanı durdurmuştu.
15 yıl önceki Zeynep Osman, 15 yıl sonra aynen karşımdaydı.
Meraklı bakışlar eşliğinde, oturduk.
Çay söyledik.
Biraz sohbet…
Sonra not defterimi açtım, başladık.



Telefonda söylediği gibi, yine “Şadiye Sultan meselesiyle alakalı açıklama yapmak istiyorum” dedi.



Şadiye Sultan meselesi, malum…
Abdülhamid'in torunuyum diye ortaya çıkan, kendisine “sultan” diye hitap edilmesini isteyen bir arkadaş var. Bu arkadaş durup dururken çıktı, “İsmet İnönü'nün Hanedan mensuplarını Fransa'da ziyaret ettiğini, vatandaşlık verme vaadiyle Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan'ın mücevherlerini aldığını, sonra ortadan kaybolduğunu, bu çaldığı mücevherleri götürüp kendi eşine taktığını” iddia etti.



Prenses Zeynep Osman, işte bu iddiayla alakalı açıklama yapmak istiyordu.



Canı çok sıkkındı.
Sözlerine “Osmanlı gelini olmakla iftihar ediyorum, padişah Abdülhamid'in gelini olmakla iftihar ediyorum, Osman Ertuğrul'un eşi olmakla iftihar ediyorum, ama ben Atatürk çocuğuyum, Atatürk çocuğu olmakla iftihar ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarından Allah razı olsun” diye başladı… Anlattı.



“İlk defa konuşuyorum. İsmet Paşa'ya bu itham ağırıma gitti. Çok zoruma gitti. İsmet Paşa'yla alakalı bu sözler, doğru değil… Büyük bir hata, büyük bir yanlışlık, asla hakikat olmayan bir lakırdı.”



“İsmet Paşa meselesi hakiki bir mesele olsaydı, Hanedan'ın reisi Osman Ertuğrul bilmez miydi? Hakiki bir mesele olsaydı, Osman Ertuğrul'un eşi olarak benim bilmemem duymamam mümkün mü?”



“Cumhuriyeti, demokrasiyi, Atatürk'ü seven bir tek insan bile kaldıysa bu ülkede, bu çok ağır bir laf… Taşınamaz. Yenilir yutulur lakırdı değildir. Aslı esası yok. Çok hazin bir lakırdıdır.”



“Padişah Abdülhamid'in kızı Şadiye Sultan, Osman Ertuğrul'un çok yakın olduğu halasıydı. Paris'e gittiğinde daima Şadiye Sultan'da kalırdı. Kitaplarına çok değer verirdi, kitaplarını Şadiye Sultan'a emanet ederdi. Şadiye Sultan'ın kızı Samiye Hanımsultan, bir Amerikalıyla evlendi, New York'ta Osman Ertuğrul'a çok yakın otururlardı. Şadiye Sultan, New York'a kızına geldiğinde daima Osman Ertuğrul'la görüşürlerdi. İsmet Paşa meselesi hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un bilmemesi mümkün müydü?”



“Abdülhamid'in son geliniyim, Osman Ertuğrul'un eşiyim. Osman Ertuğrul hayatı boyunca yaşadıklarını kendi sesiyle teybe kaydetti, kendi el yazısıyla kağıtlara kaydetti. Bu hatıratın hepsi bende, hepsini benim yanımda kaydetti. Tek bir satırında bile böyle bir şey yok. Şadiye Sultan olayı hakikat olsa, Osman Ertuğrul'un hatıratında olmaz mı?”